26 Mayıs 2013 Pazar

Ondan Bundan Vol.4

*Bundan en geç yirmi yıl içinde Amerika ile ilgili bir konuda bir makale falan okurken ya da bir belgesel izlerken ya da birinin bir konuşmasını dinlerken Hollywood filmlerinden referans vermemek imkansız olacak. Adamlar tarihlerini filmlerle birlikte anıyorlar. Andırıyorlar. En azından görüş farklılıklarını anlatırken bile filmlerden örnek veriyorlar. Bana niyeyse garip geliyor.

*Mobbing denen cereme her neyse, kim çekiyorsa kolay gelsin. Çok enteresan bir şey. İnsanın hazırlıklı olması gerek bu şeylere. Pek enteresan. Şimdi mobbing falan dedim ya kendimi çakma internet fenomeni gibi hissettim. Bir "Mustafa Sandal - Gidenlerden" paylaşmam eksik..


*Ömrümde ilk defa Acunun bir programını, Survivor'ı izleyeyim dedim. Çok geriliyorum la onlar yarışırken. Bir de gönüllülere çok üzülüyorum, tarifi mümkün değil.. Böyle topluyorlar kendilerini falan ama Acun oyunu ünlülere veriyor anlamadım gitti.. En çok da Hilmicem'e üzülüyorum. Yazık la bebeye, başında bir Duygu belası var, karşıda Cengiz çiğ çiğ yiyor genelde bunları.. Murat desen kofti delikanlı, tek yapabildiği beyin s*kmek..

Oh bu muhabbeti de aradan çıkardım, rahatladım.

İçimde kalan iğrenç başka bir konu var mı bakayım..

Ha evet.

*The Great Gatsby'nin yeni filmini beğenmeyeni s*ksinler.. Bence kitabı kadar sıkıcı olmaması bile büyük başarı. Jeyzinin yapımcı olması, taşak müzikler bile bozamamış filmi. Oyunculuk almış götürmüş..

Ne küfrettim yarebbii...

*Son olarak da bir gün cesaretimi toplayıp mp3 listemde en çok dinlediğim şarkıları listeleyeceğim. Lastfm en çok dinlediğim şarkıya hala God Hates A Coward dese de (herhalde o şarkıyı en son 2009'da dinlemiştim) gerçek öyle değil. Mp3 çalarım lastfm desteklemediğinden, hatta tablette bile skroplamıyorken ortalık epey değişti. Arada yüzüme tükürebileceğiniz şarkılar da var.

Uzun zamandır şarkı listesi koymak istiyordum, en azından bu sefer kesin olarak adını koydum.

Listeyle görüşürüz o zaman.

21 Mayıs 2013 Salı

Telefon Gençliği

Çok televizyon izleyen birisi olarak reklamlara çok taktığımın farkındayım. Çünkü başka işim yok. Ya da bir işimin olması bu reklamlara laf sokmayacağım anlamına gelmiyor.

Tüm bu cep telefonu hatlarının gençlikle kafayı bozmuş olması, tüm o yavşaklıklar... nahlet gelsin diyorum başka bir şey diyemiyorum.

Neyin kafasındasınız siz amk? Biri çıkmış "elinde bir şey olmasa da özgürlüğün var, gençliğin var" falan diyor. Bu gerizekalı hiç genç olmamış belli. Cebinde paran olmadan evinden on adım atamazsın genç genç.. Anan baban izin vermeden burnunu bi santim bile oynatamazsın, neyin özgürlüğünden bahsediyorsun. Üç kuruşluk kontör yüklemek için bile annene babana muhtaçken neyin özgürlüğüymüş bu? Hangi dünyada yaşıyorsun acaba çok merak ettim. O parasal özgürlüğünü kazanana kadar da gençlik mençlik kalıyor mu, siz söyleyin para kazananlar. Parasal özgürlüğü geçtim kendi anasına babasına resti çekip buraya gidiyorum şunu yapıyorum diyebiliyor mu bu insanlar önce bi ona bakın. Askere özgür olmaya giden var amk bu ülkede. Anasının babasının dırdırından kaçmak için askerlik yapan var.

Bir diğeri de tutturmuş 3 tane isim koymuş "aralarından birini sen seç senin temsilcin olsun" diyor. Kim ulan onlar? Neyin temsilcisi? Gökten getir üç kişi koy milletin karşısına, sonra para sömürmek için mesajla seçim hakkı ver. Türk genci yer mi amk? Sana atacağı mesajı gider kardosuna atar..

Öbürünün olayı ne bilmiyorum. Bir fasülyedir gidiyordu.. Sonrasını hatırlamıyorum.

Sözüm size reklamcılar. Bu kadar mı andavalsınız, derdiniz nedir dostum? Gençlik heeyoo abidik gubidik diye reklam çekme anlayışınızın sebebi nedir? Arpanız mı az geliyor nedir? Ben anlamayabilirim reklamcılıktan, felsefesinden, yönteminden. Ama tüm bunların bok gibi reklamlar olduğunu söyleyebiliyorum.

1 Mayıs 2013 Çarşamba

Film Çelıncı 30. Gün

Çelıncımın son filmi uzun bir süre nahlet gelmesi yüzünden izleyemediğim Sinister idi. Filmi izleyene kadar anam ağladı. Bir kere 30'unda dışarı çıktık, hayvan gibi ikram shotlar beni benden aldı o yüzden izleyemedim. İlk izlemek istediğim zaman virüs çıkmıştı, daha sonra codec uyumsuz diye sessiz bir şey çıktı. Normal bilgisayarda izleyeyim dedim, bilgisayar 5 saat güncellemeye aldı kendini. Daha sonra farenin pili bitti iki saat pil aradım. Tam başladım izleyeceğim dedim, abim geldi kafa bin beşyüz, iki saat o muhabbeti çektim. (Sorun değil broda gene çekerim o muhabbeti de filmi izleyemeyişimi açıklıyorum sadece). Folloş oldu film. Halbuki en merak ettiğim filmlerden biriydi. Adı gibi nahlet bir filmmiş..

Öyle ahım şahım değildi, çok beğenmedim. Çok klişe şeyler vardı: iyi bir hikaye yakalamak isteyen yazar, uzun saçlı erkek çocuk, garip ufak kız, eşine inanmayan her dediğine gülüp geçen ve sonunda ölen eş.. Bi sktir git ya. Valla bak alınmam.

En sevdiğim karakter Bughuul idi. Adam iyi kurmuş tezgahı..

En sevdiğim dialog gerizekalı polis ile yazar arasında geçen bir muhabbetti. "60larda olmuş vıdı vıdı bıdı bıdı" "1960larda mı?" Yazarın surat ifadesi paha biçilmez bu soruya. "Herıld yani"..

En sevdiğim sahne de o meşhur ağaçlı sahne.



Size önceden söylediğim gibi filmlere kendi çapımda puanlar verdim. Kısa yorumlar da bütün bir ayı özetler diye umuyorum. Bu kadar çok okunmasına o kadar mutlu oldum ki anlatamam. Gerçekten, okuyan herkese teşekkürler. Film dünyası hakkında en ufak fikri olmayan basit bir insanın çelıncını okudunuz ya hakkınız ödenmez.


American Mary = En merak ettiğim ama biraz hayal kırıklığına uğradığım bir filmdi. 6/10

Tinker Tailor Soldier Spy = Bu da merak ettiğim ama daha fazla hayal kırıklığına uğradığım bir filmdi. 5/10

The Big Sleep = Kitaplarına hayran kaldığım ama kendisini o kadar da beğenmediğim bir filmdi. 5/10

Frankenweenie =Bariz beğenmediğim bir filmdi. 4/10

Looper = Beni en çok şaşırtan, en beğendiğim filmlerden birisiydi. 8/10

The Lion In The Winter = En kısa zamanda ilk versiyonunu izlemeliyim dedirten, müthiş oyunculukların götürdüğü filmdi. 7/10

Lawless = Uyuyakaldığım filmdi. ?/10

Trouble With The Curve = Klasik Amerikan filmiydi. 6/10

The House Bunny = Dehşet ötesi bir Anna Faris komedisiydi. Kesinlikle en çok tavsiye ettiklerimden biri. 8/10

Casa De Mi Padre = Pembe dizi kıvamında sıradan bir filmdi. 5/10

Man Som Hatar Kvinnor = Kesinlikle çok daha iyi bir ejderha dövmeli kızdı. 7/10

Hotel Transylvania = Bütün bir ay içinde en beğendiğim filmlerden bir öteki. 9/10

Moon = Kesinlikle izlenmiş olması gereken filmlerden birisi. 9/10

Stand By Me = Kimseye "izlemedim onu ben" dememeniz gereken bir klasik. 8/10

Sinister = Eh meh korku filmi. 5/10

Valhalla Rising = Ağır bir filmdi. Epey güzeldi. 8/10

The Sessions = Ne gereksiz işler bunlar dedirtti. 1/10

Dredd = Boş bir vakitte izlenecek bir aksiyon idi. 6/10

Paranorman = Enteresandı, boş bir animasyon değildi kesinlikle. 7/10

True Grit = Atlı matlı klasik film işte. 6/10

Kramer vs. Kramer = Kesin izlemiş olmanız gereken bir başka film. 8/10

Un Propethe = Sıkıcı fransız filmlerinden hoşlananların kaçırmaması gereken bir filmdi. 6/10

Wreck-It-Ralph = Daha iyi olabilirdi. 5/10

An American Crime =Allah belayı vere dedirtti. 4/10

Vertigo = İzlenmesi gereken bir başka klasik daha. 6/10

Killing Them Softly = Çok sıkıcı, habire çene çene çene olan bir film. 4/10

Snow Angels =Bu daha da sıkıcı bir klişe film idi. 3/10

The Road =Etkileyici sahneleri olsa da bir noktadan sonra bayan bir filmdi. 5/10

Angels Share = Açık ara farkla izlediğim en güzel filmdi. 10/10

Rise of the Guardians = Boş bir anime film idi. 5/10

Bunun da özetini yapacak olursam izleyin diye üstüne basa basa ısrar edeceğim filmler:
Looper
Angels' Share
House Bunny
Kramer vs. Kramer
Hotel Transylvania
Moon

Geri kalanını izlemezseniz de olur. Ağır film sevenlere Un Propethe ve Valhalla Rising'i de tavsiye ederim.

"Filmler hakkında yaz" diye ısrar eden Sultan'a teşekkür ederim. Tüm yapıcı yorumlarınız için de ayrıca teşekkür ederim.

29 Nisan 2013 Pazartesi

Film Çelıncı 28 ve 29. Gün

Atlı adam Viggo yine yıkmış geçirmiş. Çok güzel bir filmdi. İnsan ister istemez düşünüyor böyle bir durumda ben kalsaydım ne olurdu diye. Şarliz kaldıramadı kendini öldürdü mesela. Diğer bir sürü insan gibi.. Onun durumu da dehşet düşünsene. Kıyamet sonrası bi dünyaya bebek doğuruyor. Zaten filmin bir yerinde "Hayat mı bu be!" diye çemkiriyordu.

Filmden çok etkilendim ben, o yüzden sizlere de tavsiyemdir. İzleyin, izlettirin.

Yamyamlar, habire devrilen ağaçlar, tamamiyle gri bir dünya.. Nahlet gelmiş.

En sevdiğim karakter Viggo Mortensen'in oynadığı baba karakteriydi.

En sevdiğim dialog Şarliz ile Viggo arasında geçen yaşamak ile ölmek arasında yaptıkları seçim hakkındaki dialog idi. "Diğer bütün aileler bunu yapıyoor." hasbam sanki pazar pikniğine gidiyorlar, intihar ediyolar be intihar!!

En sevdiğim sahne (demeyelim de en etkilendiğim nahlet sahne) yamyamların bodrumunda ortaya çıkan insanlar.

Allah kahretmesin, sizi aileniz böyle sahneler çekesiniz diye mi onca film okuluna falan yollamış. Ne manyak insanlarsınız siz lan? Ne zorunuz var sizin? Arpanız mı az geldi bu çılgınlık niye?

O sahnenin resmi yok. Tekrar geri dönmek istemedim, o sırada da ellerim tutmadığından resim çekemedim.

Terbiyesiz herifler.

Bugünün filmi, samimi söylüyorum, bırak bu Nisan ayını, sanırım bir yıldır izlediğim en güzel filmdi. Tamamen hastası oldum, tekrar tekrar izleyeceğim. Konusu desen harika, oyuncular mükemmel. Benim için bir filmi harika yapan ne varsa bu filmde toplanmış. Kesinlikle çelıncın en iyi filmi.

Filmin genelindeki aksan da muhteşemdi, piiırfikt.

En sevdiğim karakter Albert idi. Böyle gerizekalı adamlar var, hakikatten var.

En sevdiğim dialog Albert'ın Mona Lisa'yı (diğer her şey gibi) bilemeyişi hakkındaki dialog idi. Bir de otostopyaptıkları ve bir otobüsün bunları alması sırasında otobüsün ağzına kadar rahibelerle dolu olduğunu görünce "Fuck me" deyişi var ki bu Albert'ın, rahibelerin yüz ifadesi dehşetti!

Rahibelere rağmen en sevdiğim sahne Harry'nin o viskiyi aldığı sahne. Ama ben şu aşağıdakini de koymak istiyorum, resmen Robbie'nin hayatının değiştiği anın sahnesiydi çünkü:

Bütün bir ay tavsiye ettiklerimi izlememiş olsanız bile bu Angels' Share'i mutlaka ama mutlaka ama mutlakaa izlemiş olmanızı dilerim.

Saygılar..

28 Nisan 2013 Pazar

Film Çelıncı 26 ve 27. Gün

Bir başka sıkıcı filme daha hoş geldiniz. Hacı ne çene varmış adamlarda film boyunca susmadılar amk.. Habire konuş konuş konuş, o susunca radyodan Obama konuş konuş konuş.. Beynim eridi aktı burnumdan, tutamadım, bir veda bile edemedim.

Gariptir ki bu filmde Brad Pitt bir şey yemedi. "Bir kere de bir şey yemeyeyim" demiş de filmde oynamış herhalde.

Çok sıkıcı. Erkek çenesi diye bir şey yaratmışlar mübarek..

En sevdiğim karakter yok.

En sevdiğim dialog Jackie'nin insanları "kibarca" uzaktan uzaktan öldürmesi ile ilgili anlattıklarının bulunduğu dialog idi. Bir de sondaki "Amerika bir ülke değil, Amerika bir iştir." sözleri..

En sevdiğim sahne de yok ama şu aşağıdaki sahnede kaç tane içki içildi hesabını tutamadım. Masadaki içkiler hiç bitmedi nereden çıktı o bardaklar görmedim. Tam bir muamma..


Cumartesinin filmi Snow Angels da ne kadar sıkıcı film varsa toplamışım dedirtti. En nefret ettiğim konsept: Bir çok farklı karakter kendi hayat mücadelesini veriyor, ara ara hepsinden sahneler giriyor sonra bir felaket (yılbaşı, sevgililer günü vb. günlerde tam tersi) hepsini bir araya getiriyor..

Baydı.. Resmen film bana baydı..

Son dakikalarındaki Psikopatlığa Giriş 101 bile bayıktı. Sam Rockwell "Çikolata sevmeyen vaa mı" diye sorsa tam olacaktı (bu olayı hatırlayan kaldıysa ne mutlu sdjvhf)

En sevdiğim karakter Lila. En sabit, sakin, düzgün insan oydu..

En sevdiğim dialog yok.

En sevdiğim sahne de Glenn'in kafasına sıkarak beni bu 2 saatlik işkenceden kurtardığı sahneydi.

Pazarın filmi virüs çıktı beyler, pazartesiyle birlikte çiziktireceğim. Sori. Bu video da benden size gelsin.

                                    

25 Nisan 2013 Perşembe

Film Çelıncı 25. Gün

Günün filmi Hitchcock filmi Vertigo. Çok garip bir olay, o adamın filmlerini severim ama hepsini izledin mi diye sorsan izlemedim. İzlemek için bir çaba da sarf etmedim. İnsan sevmesi muhtemel şeyleri izlemeyi denemez mi hiç?

Uzun zamandır ama çok uzun zamandır öyle böyle değil listemdeydi bu film.

Bazen bir kere bile LOTR izlememiş olan insanlara haykırıyorum "dağda mı büyüdün mağarada mı yetiştin kurtlar mı büyüttü seni anlamadım ki insan nasıl izlemez" diye. Aynı lafı kendime de söyledim bu filmle beraber. İnsan hiç mi izlemez ya?

Çok güzel film, izlenmeli. Dağda mağarada kurtlar tarafından yetiştirilmeyin benim gibi (dağda kurdun ne işi var bilmiyorum. Kurtlar dağda yaşar mı hiç bilmem. Ama böyle söyleyince çok etkili geliyor bana adffdg.)

En sevdiğim karakter Judy idi. Ama o kaşlar beni benden aldı. Nasıl bir kaştır filmi unutturdu yahu.

En sevdiğim dialog başta Scottie ile Gavin arasında geçen "How did you get in the shipbuilding business Gavin ?" "I married into it." idi.

En sevdiğim sahne de şudur:

O değil de o kadın ordan nasıl düştü lan asfksdgjdhfhlg.

24 Nisan 2013 Çarşamba

Film Çelıncı 24. Gün

Bundan yıllar önce Jack Ketchum's The Girl Next Door diye boktan bir film izlemiştim. Filmin boktanlığı sadece konunun insanı çok etkilemesinden geliyordu. Bu izlediğim film de birebir aynı konu, karakterler değişik biraz ama tamamen aynı konuyu içeriyordu. Böyle bir şey çıkacağını bilseydim hiç izlemezdim. Kafa beyin koymuyor adamda konusu. Bu yine daha hafifi. O film daha beterdi.

Ben size kısaca bahsedeceğim, siz de bana böyle filmler izlemeyeceğinize dair söz vereceksiniz.

İki tane genç kız (biri diğerinden daha küçükçe) bir sebepten dolayı bir kadının yanına bırakılıyorlar. Kadın hasta, kızların büyüğünü kıskandığı için önce dövmeye başlıyor, daha sonra da işkenceler ediyor. Öyle böyle değil ama. Kızı bodruma atıyor, üstüne üstlük mahalle çocuklarını da bu işkenceye alet ediyor. Çocuklar da sürekli olarak kıza işkence yapıyorlar. Daha sonra kız ölüyor, küçük kızı polis götürüyor, orada her şey anlaşılıyor. Kadın hapse gidiyor, sonradan o çocuklardan bazıları da hapse gidiyor.

İşin en boktan tarafı da bu olayın birebir yaşanmış olması.

Ne favori karakterim var ne dialog ne sahne.

Lanet olsun karakterine sahnesine..