6 Şubat 2014 Perşembe

Okul Gibi Film: King Arthur

Efenim, bu ecnebilerin türlü türlü huyları var, bu konuda mutabıkız. Özellikle alçak gönüllülük nedir bilmeyen bu pis batılılar yüzünden çok acayip diyaloglara da girmişliğim vardır. Zira kendileri, eğer sen kendini ıncığınla cıcığınla tam ifade etmezsen, hiçbir şey yapmamışsın, başaramamışsın gibi bir şey algılıyorlar ki allah muhafaza.

Bir de bu ecnebiler, filmleri konusunda çok acayip bir huya sahipler. Tüm bilindik aktörleri bir filmde toplamak... Ne gereksiz bir hareket. Bir alırsın, iki alırsın tamam da hepsi mi "star" olmak zorunda? Değil. Gençlerin önünü açmazlar, "hep ben, hep ben, BANA SORACAKSINIZ" tavrıyla egosu dağları aşmış 50 adamı bir filmde toplarlar.

Yeterince saf isen, ne güzel film olmuştur o, diye düşünürsün. Ama olmaz. Bir şey ters gider. Bir aksilik vardır filmde, hissedersin bir bokluk var ama bir şey diyemezsin. İşte o terslik, batılıların alçak gönüllük eksiği... Herkes filmde öne çıkmaya çalışırsa ne olur?

Aha bu:

Keira kızın fotoşoflu memeleri... Anca o kadar olmuş...

Birçoklarının PMS filmi (Love Actually gibi) diye tabir edilen filmler ortaya çıkar... En sevilebilen ama aynı zamanda en sevilmeyen filmler hemen hemen birbirine benzer ya, sebeplerinden bir tanesi de budur.

Bu filmi LOTR ile kıyaslayamazsın, niye? Adam bir şeyi çok iyi anlamış. Konun ne kadar mükemmel, ne kadar garanti olursa olsun, artist antipatisi diye bir şey var. Peter dayı koyamaz mıydı elli tane holivud abisi oraya? Adam sayıyı aşmamış, az ama öz almış idi oyuncuları. 2 sir yeterliydi onun için. Abartmamıştı... Aynı şeyi Game Of Thrones ile de söyleyebiliriz. Milyon dolarlık yapımlar, herkes içinde bulunmak için canını verir, ama ne görüyoruz dizide? Kesinlikle 50 tane "star" değil.

Kısacası, filminin, dizinin konusunu yağlı yağlı elli aktör ile boğmaz isen bir başarı elde edersin. Avengers' tir bilmem nedir, onların sırıtmasının temelinde bence direkt bu yatıyor.

Bu filmlerin mutlaka izlenmesi gerek. Çünkü okul gibi filmlerdir. Kim ne yapmış, hangisi nasıl daha ön plana çıkmış? Hepsi birbirine oyunculuk dersi veriyor. Hepsinde bir kendini kanıtlama isteği var. Figüranlarda bile...

Hepsine tek tek geleceğiz.

Ama filmin en başından itibaren incelemesini yapacağım için öncelikle bahsini etmem gereken farklı şeyler var. Anlamadığım şeyler... Mesela, Lancelot' un küçüklüğüne gidiyor, filmde ilk olarak. Onun nasıl askere alındığını falan anlatıyor. Böyle yüzleri gözleri pislik içinde, fakir, uyuz, çirkin bir grup insan görüyoruz önce. Tam Lancelot gidecekken ufak bir kız çıkıyor "Lenselooot lenseloot" diye... Bir bakıyoruz ki bu kızın yüzü gözü tertemiz, aydınlık bir surat, neşeli, yanakları al al, güzel, ufak bir kız... Niye bu kız böyle güzel, temiz de diğerleri at hırsızı gibi? Olay ne?


Kimsin sen?!

Daha sonra filmin milyon yerinde karşımıza çıkacak "Ruuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuus" diye bağıran adamlar görüyoruz. Allah belanızı versin, hepiniz ölün inşallah diye bir hissiyat uyanıyor insanda. 

Hani dedim ya figüranda bile kendini kanıtlama isteği var. Böyle bir piçlikler, bakışlar falan hepsinde gırla... Hepsi bir sassmaster..


Mesela bu adam harbi piç. Tüm artizliklerinin yanında (resimdeki gibi) filmin başındaki ilk saldırıda tüm adamları ölünce Laura Ingalls gibi koşa koşa Arthur' u öldürmeye geliyor... Tam o sırada Merlin de Arthur'a "Yapma Oğul! Elini kana bulama" der gibi gibi...



Bir de daha filmin başlarında LOTR vari "benim kılıcım, benim mızrağım, benim yayım, zikimlen daşşağım" muhabbeti ile hangi şövalyenin nesi meşhur onu görmekteyiz. Ayrıca başta Woad'ların saldırısındaki mallığı da sırf "Behey çekilin yoldan! Artur'un şövalyeleri geliyor!" gibi bir ifade kullanmak için kemikle ve taşla ölen Romalı askerlerini ve itibarlarının mahvolmasını görmekteyiz.

Baştan söylemek gerek, en piç asker Tristan' dır burada. "Düşmanı gözünden vururum! Saçlarımdan gözüm görmese de o kadar harikayım ki gene de öldürürüm." tavrı bir tek onda var. Diğerleri biraz da olsa çabalıyor, bu, ölümsüz yaratılmış mübarek, kelebek gibi uçuyor, arı gibi sokuyor... "Seni nezaketimle döverim" diyor biraz da... Artizlik olacak ya...



Bir de ısrarla "Rus" diye bağıran hırdo var. Böyle mal mal hareketler... "I can't be tamed" tavırları falan...

Daha sonra yakından tanıyoruz bu askerleri, umutlarını falan. Herkes kendini belli ediyor: Hannibal, Will Graham'a zevk için öldürmekten bahsediyor (bu muhteşem sahnenin diziye ilham verdiğinden adım gibi eminim), Lancelot, piçlik edip arkadaşlarının karılarıyla yatacağını açık açık dile getiriyor falan... Hiç kesilmeyen bir "GARIIII!!!" alt ve üst metni olan bir sahne toptan..

Bundan sonra da filmin tek iyi, sakin, pek bir olayı olmayan karakteriyle tanışıyoruz: Jols.


Jols'tan bi bok olmayacağını daha ilk sahnede anlıyoruz. Bir de GARIII RUUUUUS diye bağıran kelin karısı ile 50 çocuğunu görüyoruz. 

Romalılar Arthur' un odasına kendi eviymişçesine yerleşir ve dinlenir. Bu noktada Arthur' un ne kadar artizlik peşinde olduğunu anlarız. Tam herkes mutlu mesut şakalaşır konuşurken zart diye kalkar ayağa ve "ölenleri unutmayın" ayağı çeker. Herkesin surat pert tabii.. Daha sonra Bişop gelir. Herkesi uyuz eder. O toprakları terk edeceklerini söyler. Odadaki ağır ergen Galahad cana gelir. 

"Ergen ergen gonuşma la" bakışlı Gawain

Herkes terhis belgesini beklemektedir ama Romalı bir piçlik eder. Herkes odadan çıkarken Tristan Romalı' nın altın bardaklarını çalar. Ayrıca şu sahne de efsanedir:


Bu sahnenin devamında Bors (RUS diye bağıran i*ne) karısından şarkı söylemesini ister. Ve bu tür filmlerde duyabileceğiniz en iğrenç şarkıyı dinlersiniz. LOTR' daki şarkılar efsaneydi (Theodred' in cenazesinde Eowyn'in yaktığı ağıt gibi). Game of Thrones'a hiç girişmiyorum bile (Maiden Fair tek başına yeter). İnsan biraz özenir la. Ama tabi filmde bütün bütçe oyunculara gittiği için muhtemelen iyi bir şarkı yapacak adama para kalmamıştır.

Filmdeki kötü adamlar (Stellan Amca'ya rağmen) çok acayip sırıtıyorlar. Gerçi herkes sırıtıyor, yazının temeli o zaten. Ama bunlar ayrı bir sırıtıyor. Seslendirme yapmışlar, o sırıtmış, Alman herif baştan sona poz kesiyor. Çok feci. Ne kadar sırıttığını anlamanız için filmde şu sahneye dikkat etmeniz yeterli olacaktır.

Sassy Saxon

Daha sonra artistlikte sınır tanımayan Arthur' dan gına gelen askerlerinin ifadelerini görürüz.



Bu suratların sebebi, Arthur' un köylülere "hepiniz özgürdünüz" geyiği çekmesi. Köylüler ısrarla "dövlet bize bahmiy" diyor o arada. Devlet de şu:

Ben devlet olsam aynaya bakmam amk..

Devlet "Aman gelmem bu toprağı bana Papa verdi." diye nazlanıyor emme Arthur the Artist geleceksin ulen diye zumzuğu masaya vurunca toplanmak durumunda kalıyorlar. Şövaylelerin yükü yetmez imiş gibi bütün bir köyü de boşaltıyor Arthur.

Tam o sırada Arthur pis pis adamların bir kapıya daş dizdiğini görüyor. Dalıyor tabi içeriye. İçerisi, bir piis, bir reziiil, aman yarabbi ne olaylar dönmüştür burada dedirten cinsten bir delik. Neredeyse herkes ölmüş. İçeriden ufak bi bebe ile Keira the no-meme' yi çıkarıyorlar.

Daha sonra yola koyuluyorlar. Kimsenin dikkatini çekti mi bilmem ama Devletin anası Leydi film boyunca Dagonet' i kesiyor böyle.


Ayrıca bu leydi bu andan itibaren leydi değil, adeta bir köle gibi habire o delikten çıkanlara hizmet ediyor. Guinevere' i falan yıkıyor, o derece yani... Guinevere de sanki daha demin delikten çıkmış bir köylü değilmiş gibi hem Arthur' a hem de Lancelot' a "Eve dönünce ne yabacaan evlenecen mi?" gibi muhabbetler çekmektedir. Niyeti baştan bozmuştur bir kere.

Daha sonra bir sürü safsata. Ardından da buz üzeri savaş sahnesi var. Adamın biri Arthur'a "Ama 200'e karşı 7' siniz" diyor, Guinevere oradan atlıyor "8" diye. Tamam diyorsun, kesin yenecekler. 7 iken zordu ama 8 ile zafer garanti. İçin rahatlıyor...

Savaşı tek tek yazmak haksızlık olur, filmin tek izlenilesi yeri olduğundan açın izleyin derim.

Tristan, film boyunca onu bunu araklayan bir insan olarak şu kutuya bile ammenna diyor ya.. Onu da alıp götürüyor.


Ama bu sefer kendisi için değil. Dagonet için. Ama pek emin de olamıyorsun, filmin sonlarına doğru mezardaki kutu ortalarda gözükmüyor. Biri yürütmüş yani yine. Günahını almak istemiyorum ama savaşa gitmeden Tristan' ın aldığından yüzde yüz eminim.

Daha sonra Saksonlar Arthur' un dibine kadar gelirler. Ama Arthur, şövalyelerini serbest bırakmıştır. Herkesi evine yollamıştır. Tabii adam haklı. 8 kişiyle savaş kazanınca çıtayı neden yükseltmeyeyim demiştir.

Yolda şövalyelerin atları huysuzlaşır. Sanki gitmek istemez gibilerdir. Şövalyeler birbirlerine romantik romantik bakarlar. Gitmekten vazgeçmişlerdir. Savaşa hazırlanıp Arthur' un yanına giderler.

Buraların kuğul abisi benim bakışı

Tristan adamı beş yüz metreden vurarak filmdeki artizliklerine bir yenisi katmıştır. Ama en sonuncusu birazdan gelecektir.

Guinevere de film boyunca tek bir sefer için hayırlı bir iş yapıp Woad' lar ile savaşa gelmiştir. Onlar da savaşırlar. Arthur' un tek kişiyle savaş kazanma hevesi kursağında kalır. Gawain yaralanır.

Bu arada Gawain'i oynayan herif ile ilgili ufak bir notum var. Joel Edgerton' dur kendisi. Sürekli "ben aslında aile babası olacak adamım, benim buralarda ne işim var" gibi filmlerde oynadığını fark ettiniz mi? Warrior' da öyle. Gatsby' de bile öyle. Adamın yüzündeki o ifade silinmez.

Neyse filme geri dönelim. Tristan bir halt edip gözüne Stellan amca'yı kestirir. Yer mi İsveç çocuğu tabi, anında Tristan pert.

Savaş biter, düğün olur.

Filmin sonunda herkes AT olur. Ciddiyim. At olarak geri gelir ölen şövalyeler.


Lancelot the At


1 Şubat 2014 Cumartesi

Bir Takım Gariplikler

Çoğunluk "Dur Allasen" dedi, ben de duruyorum bu ay. Ama kendim izliyorum filmleri, size tavsiye edeceğim bir iki film var tabii.

Ama etmiyorum ulan! Ne demek la Dur Allasen!!! İnsan der ki Dilara film yaz, dizi yaz, hiç olmadı müzik yaz... Meeeh..

Bugün bir ilk yaşadım, insanlar. Sabah uyandım, baktım hala uykum var. Ama saat de geç olmuştu, kalkıp çeviri yapmam gerekti. Dedim ki kendi kendime "Hadi kalk artık, yeter!". Daha sonra içimden başka bir ses duydum "Sana mı sorucam lan?!" diye.

Kendime atarlandım bildiğin... Bana bana, bihterine... Ne yaptığımı fark ettiğimde ayıktım zaten.. Oha ne yapıyorum diye.

Bir de tam beş dakika önce çok acayip bir şey oldu. Bu yurttaki kızların yaşları barlara girmeye tutmuyor henüz. Gidebildikleri tek yer Starbucks gibi kahveciler. Zaten her dakika biri orada (üç tane var burada yaygın olan: bir Starbucks, bir The Coffee Bean bir de Peet's Coffee. Bir de bunların ayılıp bayıldığı vejeteryan kafe var ne oluyosa işte o da..). Nöbetteler mübarek.

Bi arkadaşa yakınıyodum bu durumdan, dışarı çıkabilecek kimse yok bu ne biçim iş diye. Birden merdivenden valiz sesi duyuldu. Bir kız geliyordu benim yandaki odaya. İki kelime yankılandı "Turkish...master..."

21 yaşından büyük bir kız demek oluyor, hem de Türk.

Dedim keşke başka bir şey isteseymişim... Yuh lan bu kadar hızlı olmamıştı hiçbir isteğim.

Ben kaçar...

26 Ocak 2014 Pazar

Ondan Bundan Vol.6

* The Necessary Death of Charlie Countryman' i izledim. Mads Mikkelsen hayranlarının yüzde yüz izlemesi gereken bir film. Mads sevmeyenin izlemesine gerek yok. Hacı bir de nedir bu akım: Bilmem kimin bilmem nesi türünde başlıklar... The Curious Case of Benjamin Button, What Richard Did, What Maisie Knew, The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford, zıkkımın dibinin dibi... Ömrümde böyle bayık film ismi daha görmedim. İnsanın izleyeceği varsa da hevesi kaçıyor.

* Bu Sorority evindeki kızların ortalama yaşı 20. Oda arkadaşlarımın ikisi de 19 yaşında. Eskiden yurt odalarındaki en ufak kişi bendim. O zaman yaş avantajına sevinirdim. Şimdi de o kadar genç olmadığıma seviniyorum. Çünkü "Yaşın kaç senin bakiim" diye millete caka satabiliyorum. Ergenlik foreva.

* Türkiye' de son olanlara bakıp da insanın ağrına giden bir şey görmesi gerek bence. Senin aylardır yapamadığın gündemi iki kıçı kırık cemaat abisinin yapmış olması mesela. Ya da beğenmediğimiz şu göt kıllarının hepimizin hayatını yönlendirebilmesi gibi... Ne bileyim işte sen doldur. Git oku o kadar, çalış, mükemmel kariyerlere sahip ol, gene de gel bu tiplere yenil. Midemizin almaması lazım. Ben bu düzeni bozarım dememiz lazım. Diyor musunuz oradan? Sesiniz gelmiyor buralara.

* Buradakiler farkında değil ama kime güvenebileceğimi, kimi arkadaş olabileceğimi beni facebooktan ekleyip eklememesine göre belirliyorum. Ben eklemiyorum kimseyi. Kim beni eklerse facebooktan ona karşı daha samimi olabiliyorum. Eklemezlerse arada buzlar var. Garip garip huylar edindim evet.

* Ayrıca evet, Los Angeles' ta kimse yürümüyor. Yani benim bulunduğum çevre Westwood, öğrenci memleketi, biraz onlar yürüyor ama kimse isteyerek yürümüyor burada. Koşan var, bisiklete binen var, ama adam gibi gitmek istediği yere ayaklarını hafif tempoda öne arkaya sallayarak yürüyen kimse yok. Sokaklar bomboş. Hadi gidip Pier'de bir tur atalım diyorum mal mal suratıma bakıyorlar. Kim yürüyecekmiş...

* Live Nation' ın otuna bokuna her türlü staj başvurusunda bulundum. Dua edin de raklı metalli bir ortamda staj yapayım gençler. Harbi, Live Nation olsa ne güzel olur...

* Bu insanların eğlence anlayışına hayranım... Kokoş gibi süslenip saatlerce kapılarda yatıp, bir ihtimal içeri girebilme ve içeride de kimseyle konuşmayıp kendi grubuyla iç içe pahalı içkilerini içme gibi bir anlayışları var. Ne müzik güzel ne dans ediyorlar. Birbirimizin suratına bakıp kokteyl içiyoruz. İki etti bu. Nerede lan o bar grupları, eğlenceler? Sizin eğlence anlayışınıza s*çayım ben.

* Ayrıca insanların içindeki paçoz öğrenci kalıntıları çıkmaya başladı. O pahalı kokteylleri içerken oh ne ala, bahşişe gelince kem küm. Dün göz göre göre bir arkadaşlarının yirmi dolar bahşişi kendi cebinden ödemesine kimse bir şey demedi. Welcome to Varoşhood, Ayıphood, Ohahood, Paçozhood, Terbiyesizhood.

* Brezilyalılara uyuz olmaya başladım pek feci. Ayrı bir yazı konusu çıkar onların yaptığı dangalaklıklardan. Resmen her gün aileme onlardan yakınıyorum bir saat Skype' tan. Medeniyet görmüş milletten arkadaşlarım İtalyanlar. The best... Kolombiya' lı kız da iyi. O da medeniyet görmüş. Brezilyalılar kaka.

* Ankette son günler. Oylayın!!!!

18 Ocak 2014 Cumartesi

Sorority Girl

Önceki yazıda bahsettiğim gibi geçici olarak başka bir yerde kalıyordum ama çok beğendim orayı ve "ciddi düşünmeye" başladım. Ama bekledikleri büyük bir grup varmış, kısacası bana bir aylık kalacak başka bir yer lazımdı ve ben de orayı buldum.

Aynı sokaktaki Sorority evlerinden birisi. Kappaların, deltaların, epsilonların çarpıştığı bir sokak bura. Her ev bunlara ait. Acayip huyları var diyorlar. Bir seferinde yemek masası etrafında birbirlerine sarılarak halka olup dans etmeleri haricinde bir garipliklerini görme fırsatım olmadı henüz.

İlk gün geldim, acayip bir odaya koydular beni. Koreli iki kız vardı Civan (nasıl yazılıyorsa artık öyle okunuyor) ve Silent Bob (hiç konuşmadı kız). Ömrümde böyle pis iki insan görmedim. Allah resmen odaya ateş yağdırmış o derece. Rezil bir koku, havasız, yemişler bir ton şey çöpler ortada, yere dökülmüş her şey. Temizlik adına hiçbir şey yok.

Doğal olarak moral sıfır bende.

Daha sözleşme imzalamamıştım. Ertesi sabah kadın gelecekti para işini halledecektik. Bütün gece uykusuz bir şekilde kadına söyleyeceklerimi düşündüm. "O kadar parayı Koreli paçozların arkasını temizlemeye gelmedim" den tut "Ben burada kalmaktan vazgeçtim" e her türlü şeyi düşündüm.

Daha sonra sabah kalktım, tam üstümü giyiyordum o hengamede ki kadın geldi. Odayı o halde gördü. Kadının suratını görmeliydiniz. Evime ne yapmış bunlar diye bakıyordu resmen. Beti benzi attı. Bana baktı, diyeceğini unuttu.

Dedim ki sen daha bir şey söylemeden ben söyleyeyim. Bu odada kalmam ben. Gördüğün gibi odayı bok götürüyor. Kadın ikiletmeden sorority kızlarının odasının kapısını açtı, bu yeni oda arkadaşınız dedi.

İnsanmış yani. Hiçbir şeyi ikiletmeden halletti.

Yeni odadaki kızların birisiyle tanışabildim sadece. Norveçli bir değişim öğrencisi adı Anya. Dünya tatlısı, ufak bir kız.

Diğer kızı görmedim ama sanırım o daha dünya tatlısı ki, odayı temizlemiş, bana dolapta yer açmış, yatağın altında yer açmış. Bir de şu notu bırakmış.

Eneeeem.

Daha sonra yerleştim (bu sefer kısa süreliğine de olsa tüm eşyalarımı çıkardım valizlerden). Temiz temiz, havadar, kokusuz, sessiz sakin, güzelce. Çamaşır da yıkadım. Daha sonra öbür yurttaki arkadaşlarla dışarı çıktık.

Sakin, kafası rahat hayat. Şimdilik. Bugün biraz dinleneyim, en kısa sürede otobüs ve staj işlerini halletmem gerekecek. Arada ödevler de var tabi. Öğrencilik zor zanaat. ASLDKFJSLFKHJKGFH

PS: Anket devam etmekte. Lütfen oylayın. Facebook mesajlarınız da bir oy tabi ama ankete cevap atsanız çok süper olacak.

15 Ocak 2014 Çarşamba

Çelınc Anketi

Şimdi farkındayım merakla bura ile ilgili acayip hikayeler anlatmamı bekliyorsunuz. Her gün bir yerlere gidip bir takım paralar harcayıp çeşit çeşit resimler koymamı bekliyorsunuz. Blogu okuyan sayısı ikiye katlandı rahat, geriliyorum "Milleti eğlemem lazıııım!!!" diye.

Ama burası pahalı bir yer kardeşler, öyle her gün çıkıp gezemiyorum turist gibi. Sonuçta öğrenci adamım, paramı dikkatli harcamam gerek bir yıl buradayım. Bir ton bahşiş bırakıyoruz bir sebepten ötürü zaten. Öğrenci adam bahşiş mi bırakırmış? Cevap evet, öyle bir bırakırmış ki...

Çok şeker arkadaşlarım var. Oda arkadaşlarımdan biri İtalyan, diğeri şeker mi şeker bir Türk. Öylesi Türkiye' de bulunmaz o derece yani... Ne yazık ki herkes kendi derdinde. Öyle gezecek adam da bulamıyorum yani. Hillside denilen yurt genelde uluslararası öğrencileri ağırlıyor. Her milletten adamız burada. Ama yarın taşınıyorum. Sorority evine.

Evet anlatacağım o meseleyi de. Önce sorunsuz bir taşınayım da. 

Mesele şu ki, Hillside şubat ayında büyük bir grup ağırlayacakmış, o yüzden bana yer yokmuş. Marta kadar başka bir yere çıkmam gerekiyor. Martın sonunda şöyle bir Türkiye'ye geri gelmeyi planladığımdan o zaman kadar orada kalırım diye düşünmüştüm. Bakalım neler olacak. Aslında tam alışmaya başlamışken tekrar başa sarmak kötü olacak, hele bir de Sorority evinde düşünsene. Ama gitmem gerek. Belki Mart sonu geri gelirim buraya.

Stajı ayarlamam lazım, dersleri ayarlamam lazım, parayı ayarlamam lazım, taşınmam lazım. Tüm bunların arasında bir baktım ki çelınc yapmaya vaktim hala var. Size sol üst köşede bir anket bırakıyorum. Ay sonuna kadar bana fikrinizi söyleyin. Ona göre bir şeyler ayarlayalım.

12 Ocak 2014 Pazar

Good Question Saçmalığı

Evet gırgır geyik eğlendik. Şimdi size kısaca gözlemlediğim saçma sapan bir Amerikan huyundan söz edeceğim.

"It is a really good question."

Vallaha mı? Allam sorumu beğendi ne kadar mutluyum anlatamam.

Kim ne soru sorarsa direkt bunu söylüyorlar daly*rak gibi. Çok iyi yerden sormuşmuşuz. Ulan adam gibi cevap ver işte. Daha ne olayı büyütüp dram yaratıyorsun kendine.

Bu lafı söylediklerinde odadan içeri CIA' den adamların gelip "Evet, bu kız çok iyi bir soru sordu, mükemmel sordu, öyle böyle değil, bir yerden sonra bu kadar mükemmel soramaz dedik ama gene de sordu" gibi etrafa surat asacaklarını bekliyorsun.

Öyle oluyor ki "Tamam, dünyanın dönmesi için bu soru gerekliydi. Şimdi soruldu ve ne yapacağımıza karar vermemiz gerek. Bu sorunun ne kadar önemli olduğunu sen anladın, tebrik ederiz seni." gibi...

Öyle ki, "tamam sorumu beğendiler, cevaba gerek yok" diyecek gibi oluyorsun.

Lan kıçı kırık bir soru işte. Methiyeler düzmene, "süper sordun panpa" çekmene ne gerek var? Daha bir soru sorup karşılığında istediği cevap yerine "bu çok iyi bir soru" demeyeni görmedim. Adam gibi lafı dolandırmadan bir cevap verebilen çıkmadı henüz karşıma. Tabii bu durum Amerikalılar için geçerli, diğer memleketten adamlar için değil. Onların da türlü türlü huyları var, onları da yazıcam ben sana... Şimdilik bu kadar.


5 Ocak 2014 Pazar

İlk Notlar

Veee vardım Los Angeles' a, evet. Kusura bakmayın, 13 saat uçak yolculuğuydu, okul kaydıydı, yurda yerleşmekti derken biraz vakit aldı buraya yazmak. Ama şuan zıpkın gibi, fişşek gibi karşınızdayım. Gerçi bitirmem gereken bir çeviri var o yüzden çok dışarı da çıkamıyorum.

Zaten sap gibi tek başıma dışarı çıkıp ne yapacağım o da var.

Dün, Selen ile (bana burada yerleşmeme yardımcı olan güzel insan) Hollywood bulvarına gittik. Şu walk of fame'in olduğu yer. Yıldızlar falan var ya o işte. Aman yarabbi, ne kalabalık, ne gürültü. Tam turist mekanı. Bir daha gitmem sanırım. Ya da aranızdan gelen olursa getiririm ancak o şekilde.

Beverly Hills'ten geçtik. Yani sen git Toki'lerde yaşa burdaysa ne evler ne evler... Okulun çevresi de acayip güzel zaten, hava atmak gibi olmasın. Yeşil, yeşil, yeşil ve yeşil.

Ve garip bir şekilde hiç yabancılık çekmedim. Dilden midir bilmem, 13 saat uçtuğumu bilmesem adeta memleket havası. Tarifi zor biraz, hiçbir şey yabancı veya korkutucu değil. Belki ondandır.

Kafa Polonya' ya gidiyor tabi, herkes düşman herkes ters, aksi, uyuz. Burada kimse öyle değil. Nereden geldin, beğendin mi illa bi soruyorlar. Yardımcı oluyorlar. Öcü değilmiş buralılar.

Ben o maillerden sonra öcü olduklarını sanmıştım. Laf anlatılmaz cadalozlar olduklarını düşünmüştüm. Ama burada o Kasım'dan beri halledemediğim yurt işini bile bir saatte hallettim. Hem uygun fiyat, hem yemekli, hem güvenli bir yurt. Üstelik okulun dibinde. Daha ne isterim.

Uçaktan ilk inip taksiye bindiğimde, taksici nereden geldiğimi falan sordu. Adam bildiğin politikacı çıktı, bir sürü şey biliyor Türkiye ile ilgili. Yunanistan ile kıyasladı, onlar iflas etmişken siz nasıl böyle kuzum falan diyor. Baya şaşırdım.

Burada Bahçeli gibi bir yer var milletin takıldığı. Tüm üniversite burada zaten. Hoş baya.

Pahalı gerçi her şey. Hooters dedikleri yerde bi hamburger yedim 13 dolar verdim a*ınoğlu. Kızlar güzeldi gerçi de bana ne faydası vardı anlamadım.

Bir bisiklet şart! İyice alışayım etrafa, ilk işim bisiklet. Kullanan epey kişi gördüm. İçim rahatladı.

Resim falan koyacağım en kısa sürede ama öyle çok fazla gezecek görecek ve aynı anda resim çekecek bir yapıya sahip olmadığımdan biraz gecikeceğim. Okulun içinden resimler koyarım kısa bir süre sonra.

Eğer isterseniz Skype'tan bana ulaşabilirsiniz: dilakm

Whatsapp da var artık, Türkiye numaram hala geçerli orada.

I'll be Bach.